COP27: İklim Adaleti Tecelli Etti Mi?

Güncelleme Tarihi November, 25 2022

COP27 geçtiğimiz pazar günü sona erdi. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (BMİDÇS) ve Paris Anlaşması’na taraf olan ülkelerin temsilcilerini bir araya getiren zirvenin çıktıları büyük ölçüde hayal kırıklığı yarattı. Peki beklenenler neydi? Neden karşılanamadı? Tartışmalar nerede düğümlendi?

Zirveden çıkması beklenen en öncelikli üç konuyu iklim hedeflerinin güçlendirilmesi, kayıp ve zararlara yönelik fon oluşturulması ve iklim eylemine yönelik finansmanın iyileştirilmesi olarak sıralayabiliriz. Geçtiğimiz yıl COP26’da yapılan çağrılar, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), BMİDÇS Sekretaryası ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından yıl boyunca yayınlanan raporlar Paris Anlaşması’na taraf olan ülkelerin ortaya koyduğu emisyon azaltım planları ve finansal katkıların Anlaşma hedefleriyle örtüşmediğini açıkça ortaya koyuyordu. Diğer yandan, iklim kriziyle beraber sayısı ve şiddeti hızla artan felaketler sonucu yaşanan kayıplar göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı. Üç konunun tamamında zirve boyunca yapılan tartışmalar kuzey – güney eşitsizliği ve buna bağlı adalet talepleriyle düğümlendi. Sonucun neden hayal kırıklığı yarattığına birlikte bakalım.

Kayıp ve Zararlar Tazmin Edilecek mi?

Kayıp ve zararların tazmini zirve gündeminde en fazla öne çıkan konuydu. İklim krizinde sorumluluğu en az olan ve fakat krizin sonuçlarından en yoğun biçimde etkilenen ülkelerin karşı karşıya olduğu adaletsizlik öyle boyutlara ulaştı ki bu soruna çözüm bulunmadığı takdirde hiçbir konuda uzlaşılamayacağı ortadaydı. UNCTAD ve Avrupa Komisyonu verilerine göre çoğunluğu Afrika’da, bir kısmı Asya’da bulunan az gelişmiş ülkeler küresel emisyonların %1.1’inden sorumluyken ABD ve Avrupa Birliği’nin emisyonlardaki payı  %20nin üzerinde[1][2]. Diğer yandan son 50 yılda iklim kriziyle ilişkili doğal afetler sonucu gerçekleşen ölümlerin %69’unun az gelişmiş ülkelerde olduğu da biliniyor[3]. Bununla birlikte gelişmiş ülkelerin son 150 yılda yoğun fosil yakıt kullanımıyla atmosferde bıraktıkları kirlilik yükü dolayısıyla iklim krizinde tarihsel sorumluluğu da bulunuyor. Our World in Data verilerine göre 1751’den bu yana atmosferde biriken sera gazının yarısına yakını ABD ve AB ülkelerinden kaynaklanıyor[4]. Bu şartlarda az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler (güney) gelişmiş ülkelerin (kuzey) tarihsel sorumluluğunun bu tür felaketler sonucu yaşanan kayıpları da kapsadığına vurgu yaparak bu kayıpların giderilmesi için bir fon kurulması için bastırdılar. Kuzey – güney anlaşmazlıklarının tipik bir örneği olan ve kuzeyin direnciyle bugüne kadar gündeme alınmayan bu konu bu yıl sivil toplumun da ısrarı sonucu gündeme alındı ve taraflar nihayet bir fon kurulması konusunda uzlaştılar. Hemen belirtelim: Bu fon geçmişe yönelik herhangi bir tazminat talebini kapsamayacak. Fonda ne kadar para toplanacağı, bu kaynağın hangi durumlarda ve koşullarda nasıl kullanılacağı henüz belli değil. Dolayısıyla, henüz adaletin tecelli ettiğini söylemekten çok uzaktayız.

Hedeflenen emisyon azaltımı küresel ısınmayı durdurabilir mi?

Kayıp ve zararların giderilmesi konusu iklim adaletinin yalnızca bir boyutu. Peki ya bu kayıpların artmasının önüne geçmede, yani iklim krizini durdurmak için emisyonları azaltmada sorumluluk kime düşüyor?  Bu ilkinden biraz daha karmaşık bir konu.  Çünkü burada tarihsel sorumluluk bizi kurtarmıyor. Zira, güncel durumda tablo tersine dönmüş bulunuyor. Dünyada emisyonu en yüksek 20 ülkeden 12si gelişmekte olan ülkelerden oluşuyor.  Küresel emisyonların %27’sinden sorumlu bulunan Çin 2006’dan bu yana dünyada en fazla sera gazı emisyonuna neden olan ülke konumunda[5]. Bu tabloda, yalnızca kuzey ülkelerinin emisyonlarını azaltmaları, hatta net sıfır ekonomiye dönüşmeleri 1.5 oC hedefini tutturmamız için yeterli değil.  Nitekim Avrupa Birliği ve G7 ülkelerinin tamamı 2050’de net sıfır olmaya yönelik hedef ve planlar ortaya koymuş bulunmasına karşın 1.5 derece hedefinden hala çok uzaktayız.  Geçtiğimiz yıl Glasgow’da ülkelerin iklim hedeflerini gözden geçirmeleri, kömürden elektrik üretimini azaltmaları ve fosil yakıt teşviklerine son vermeleri yönünde yüksek perdeden çağrılar yapılmış olmasına karşın aradan geçen bir yılda ilerleme kaydedilemedi. COP27’den hemen önce BMİDÇS Sekretaryası tarafından yayınlanan Sentez Raporu mevcut hedeflerin bizi 2.1 oC ila 2.9 oC bir küresel ısınma patikasına götürdüğüne işaret ediyor. Raporda dikkat çeken bir diğer ayrıntı ise verilen hedeflerin niteliği. Paris Anlaşması’na taraf olan 193 ülkeyi temsilen verilen hedeflerin yalnızca %37 si ekonomi genelinde mutlak emisyon azaltımı öngörüyor[6]. Bir başka deyişle taraf ülkelerin çoğu emisyonlarını azaltmak yerine henüz yalnızca artışını yavaşlatmayı öngörüyor.

Finansman ihtiyacı ve tutulmayan sözler

İklim krizinin yıkıcı etkileri ortadayken daha hızlı ve kararlı adımlar atılması gerektiği açık.  Başta küresel emisyonların %81’inden sorumlu olan G20 ülkeleri olmak üzere tüm ülkelerin ekonomilerini dönüştürmeleri gerekiyor. İçinde bulunduğumuz kritik 10 yılın 2sini geride bırakmış olmamıza rağmen bu konuda bir ilerleme sağlanamadı ve COP27’de bir fırsat daha kaçırılmış oldu. Peki neden? Tartışmaların düğümlendiği bir diğer nokta da burası. Güney ülkeleri “kalkınma haklarını” kullanmalarının engellenemeyeceğine kuzey ülkelerinin tarihsel sorumlulukları gereği ekonomilerinin dönüşümüne de finansman sağlamaları gerektiğine vurgu yapıyor. Elektrik üretimi, ulaştırma, demir çelik, çimento gibi emisyon yoğun sektörlerin dönüşümü için çok yüksek miktarda kaynağa ihtiyaç var. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na göre (bu bilgi COP27 sonuç metnine de yansıdı) küresel ekonominin düşük karbonlu dönüşümü için 2030 yılına kadar yılda 4-6 trilyon dolar yatırım yapılması gerekiyor[7]. COP27’de bakanlar düzeyinde özel oturumda konuşan John Kerry “Dürüst olalım. Hiçbir hükümetin elinde bu miktarda para yok. Bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor… Özel sektör finansmanını harekete geçirmeliyiz…” diyerek uluslararası finans sisteminin yeniden yapılandırılması gerektiğine işaret etmişti. Bu değerlendirmenin bir yansımasını COP27 sonuç metninde de görüyoruz. Bu kapsamda özellikle çok taraflı kalkınma bankalarının önceliklerini ve uygulamalarını iklim acil durumunun gerekleri doğrultusunda gözden geçirmeleri, iklim finansmanını artırmaları ve bu kapsamda sunulan araçlara erişimi güçlendirmeleri yönündeki çağrı dikkat çekici. Çok taraflı kalkınma bankalarının bu yönde dönüşümü özel bankaları da tetikleyecektir.
Özel sektörün iklim finansmanında kritik bir rolü olduğu açık. Bankalar ve yatırımcıların elindeki kaynağın hükümetlerden çok daha fazla olduğunu biliyoruz. Ancak, hükümetlerin elindeki kaynak gerçekten yetersiz mi? Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) verilerine göre 2020 yılında küresel ölçekte fosil yakıtlara sağlanan doğrudan ve örtülü teşviklerin toplamı 5,9 trilyon dolar[8]. Yine IMF’in 2019 yılında küresel ölçekte yaptığı bir değerlendirmeye göre ülkeler yolsuzlukla mücadele ederek vergi gelirlerini 1 trilyon dolar artırabilirler[9]. Yani yalnızca elimizdeki kaynağı doğru kullanarak iklim kriziyle mücadele için gereken paranın tamamını kamu finansmanı yoluyla sağlamak mümkün. Peki ya silaha harcanan kaynak? Stockholm Uluslararası Barış Enstitüsü’nün Nisan ayında yayınladığı rakamlara göre 2022 yılında dünya hükümetlerinin savunmaya harcadığı para 2 trilyon doları aşmış[10]. Bu rakamlar bize hükümetlerin karşı karşıya olduğumuz bu varoluş krizini yeterince ciddiye almadığını açıkça gösteriyor. Nitekim 2009 yılında gelişmekte olan ülkelere verilen 2020’den itibaren yılda 100 milyar dolar iklim finansmanı sözünün hala yerine getirilememiş olması da bu durumun bir yansıması. Aradan geçen 13 yılda tutulamayan bu sözün yarattığı güven kaybı COP27de açıkça kendini gösterdi. Paris Anlaşması’nda ortaya konan hedeflere giden yolda kat edilen ilerlemenin ele alındığı gözden geçirme sürecine yönelik görüşmelerde Hindistan, Çin ve Pakistan’ın başını çektiği G77 grubu kuzeyden şeffaflık talep ettiler. Zirve’nin bir diğer önemli konusu olan Azaltım Çalışma Programı (Mitigation Work Programme) kapsamında yapılan görüşmelerde de finansman vurgusu vardı: Gelişmekte olan ülkelerin adil dönüşümü için gelişmiş ülkelerin kaynak aktarması talebi ve bu yönde verilen sözlerin tutulması çağrısı.

Bir gelişmekte olan ülke olarak Türkiye ne vadediyor?

Finansmanın dönüşümün anahtarı olduğunu, bu konuda da sorumluluğu kimin taşıdığını biliyoruz.  Ancak gelişmekte olan ülkelerin de tam olarak ne için finansman talep ettiklerine dair daha net bir cevap vermeleri gerekiyor.  Türkiye bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri. Finansman talebiyle 6 yıl boyunca Paris Anlaşması’na taraf olmayı reddeden Türkiye geçtiğimiz yıl Dünya Bankası, Fransa ve Almanya ile imzalanan 3.1 milyar Euro tutarındaki iklim finansmanı mutabakatının ardından Anlaşmayı meclisinden geçirmişti. Bununla birlikte Türkiye halen emisyonlarını azaltmaya yönelik bir vaat ortaya koymuş değil. COP27’de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı tarafından açıklanan yeni iklim hedefi Türkiye’nin emisyonlarının %41 oranında artıştan azaltımla 2030 yılında 693 milyon ton düzeyinde sınırlanacağını söylüyor. Türkiye’nin mevcut sera gazı emisyonu 523 milyon ton. Yani mevcut hedefe göre emisyonlar % 33 oranında artacak. Bakan’ın yaptığı açıklamada ayrıca, emisyonların 2038 yılında tavan yapacağı söyleniyor. Bu rakamlar Türkiye’nin 2053 yılına yönelik net sıfır vizyonuna nasıl erişileceğine dair kuşku uyandırıyor.

Oysa daha cesur adımlar atarak çok daha fazla kaynak elde etmek mümkün. COP27’nin devam ettiği günlerde başlayan G20 zirvesi sırasında liderler Endonezya’nın kömürden çıkışı için 20 milyar dolar kaynak sağlanması konusunda uzlaştılar. Kaynağın çoğu özel sektör finansmanıyla karşılanacak. Endonezya geçtiğimiz yıl COP26’da kömürden çıkış sözünü veren 46 ülkeden biri olmuştu. Öte yandan Güney Afrika da geçtiğimiz yıl Fransa, İngiltere, Avrupa Birliği ve ABD ile imzaladığı Enerjide Adil Dönüşüm Ortaklığı anlaşması kapsamında kömürden çıkış süreci için 8.5 milyar dolar kaynak elde etti. Güney Afrika birincil enerji ihtiyacının %77sini kömürden karşılıyor. Endonezya ise enerjisinin %37’sini kömürden sağlıyor. Bu rakamlara bakınca hedeflenen dönüşümün devasa boyutlarda olduğunu görüyoruz. WWF’in iklim alanında çalışan 16 sivil toplum kuruluşu ile birlikte yaptığı değerlendirmeler Türkiye’nin kömürden vazgeçtiği, ulaştırmada demir yolu ve elektrikli araçları önceliklendirdiği ve sanayide enerji verimliliğini artırdığı durumda emisyonlarını 2030 yılında bugüne kıyasla %35 oranında azaltabileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak COP27yi, iklim eylemi ve finansmana dair sorumlulukların dağıtılmasının başka bahara bırakılarak zor kararların ertelendiği bir diğer zirve olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır.  Kuzeyin eylem talep ederken bunun maliyeti konusunda elini taşın altına atmaması iklim adaleti açısından ne kadar yaralayıcıysa güneyin dönüşümü reddetmesi de aynı ölçüde hayal kırıklığına sebep oluyor. İklim adaletinin önemli bir diğer göstergesi olan kayıp ve zararların finansmanı için atılan adım bir kazanım gibi görünse de diğer iki alanda ilerleme sağlanamaz ise bu kazanım değerini yitirecektir. Zira küresel ısınmayı durduramazsak yaşanacak kayıpları hiçbir fon karşılayamaz. 
 
Tanyeli Sabuncu -  WWF-Türkiye İklim ve Enerji Programı Müdürü
 
 
 
[9] International Monetary Fund, The Cost of Corruption, 2019

FAYDALI BİLGİLER