Su Kıtlığı Kapımızda!

Güncelleme Tarihi 22 March 2023

22 Mart Dünya Su Günü
Meteoroloji Genel Müdürlüğü verileri ülkemizin büyük bir bölümünün 'olağanüstü kuraklık' tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. İklim değişikliğinin en çok etkilediği coğrafyalardan biri olan Türkiye’de bu yıl Ocak ile Şubat aylarında yağışlar geçen yıla oranla yüzde 31 oranında azaldı. Ülkemizde kuraklık periyodu sıklaştı ve kuraklığın süresi uzadı. Yağışların azalması ve sıcaklığın mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi barajlardaki doluluk oranını etkiledi.  Ortalama doluluk oranları İstanbul’da yüzde 33-35 arasında değişiyor, Bursa’da yüzde 18,83, Ankara’da yüzde 28,81. İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) su tasarrufu çağrısı yaptı.  Karadeniz bölgesinde özellikle Trabzon, Rize ve Artvin illerinde şaşırtıcı biçimde aşırı kurak bir dağılım gözleniyor.
Önümüzdeki bahar aylarındaki yağışlar tarımsal üretim için kritik. Bitkisel üretim kalitesinde ve tahıl ürünlerinin rekoltesinde ciddi düşüşler meydana gelebilir. Bu durum gıda fiyatlarında artış  ve ithalata yönelmemizle sonuçlanabilir. Yem bitkilerinin kuraklık nedeniyle sulanamaması hayvancılığı da etkileyebilir. Geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlayan kesimin etkilenmesi, tedarik zincirinin tamamını etkileyebilir. Kentlerde ise içme suyu erişimi kısıtlamaları söz konusu olabilir. 

Bununla birlikte, bahar aylarının kurak geçmesi yangın, sel ve taşkın felakati risklerini beraberinde getiriyor. Özellikle 2021 yılında Ege ve Akdeniz Bölgesi’nde yaşadığımız mega yangınlar yaşamamız söz konusu olabilir. Toprak yağış alamadığı zaman kurur ve bu durumda suyun toprağa sızması güçleşir. Bu da, sel ve taşkın felaketleriyle sonuçlanabilir.

İklim gibi doğa olaylarını yönetemeyiz ama doğa olaylarına dirençli yaşam alanları ile doğa olaylarının felakete dönüşmesinin önüne geçebiliriz. Türkiye acilen Yeşil İyileşme sürecine geçmeli!

Kuraklık, iklim koşullarına bağlı bir durum. Ancak, kuraklığın etkisinin şiddetinin ne ölçüde olacağı, suyun ve toprağın durumuna bağlı. Benzer şekilde, aşırı yağışların, sel ve taşkın felaketlerine dönüşmemesi de kader değil; önlenebilir bir durum. Su kaynaklarının verimli kullanılması ve temiz kalması, topraklarımızın organik madde bakımından zengin olması, özellikle ormanlık alanlar ve sulak alanlar gibi su kaynaklarını besleyen ve suyu depolayan alanların korunması, kurak geçen mevsim koşullarına ve yağışların şiddetlenmesi gibi durumlar karşısında en büyük güvencemiz.

Peki Türkiye’de durum ne? 

Türkiye’de artan nüfusla birlikte kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarının 2030 yılında 1.200 metreküpe, 2040 yılında 1.116 metreküpe, 2050 yılında ise 1.069 metreküpe kadar düşmesi bekleniyor. Bu rakamlar, Türkiye’nin su kıtlığı çeken bir ülke durumuna geleceğini gösteriyor. Bununla birlikte, Türkiye’de her bir nehir havzası kendi içerisinde farklı dinamiklere ve öncelikli sorunlara sahip. Türkiye’de 25 ana nehrimiz ve kollarının oluşturduğu su toplama havzalarına nehir havzası deniyor. Nehir havzalarında yıllık kişi başına düşen su miktarlarına bakıldığında sadece dokuz havzamızda su stresi olmadığını görüyoruz. (Batı Akdeniz, Antalya, Batı Karadeniz, Doğu Akdeniz, Ceyhan,Dicle-Fırat,Doğu Karadeniz, Çoruh,Aras).

Bununla birlikte dört nehir havzamız kesin kıtlık riski altında (Marmara, Küçük Menderes, Burdur  ve Akarçay), beş havzamızda su seviyesi kıtlık düzeyinde (Susurluk, Kuzey Ege, Gediz, Sakarya ve Asi kıtlık), yedi havzada ise su stresi söz konusu (Meriç-Ergene, Büyük Menderes,Yeşilırmak, Kızılırmak, Konya Kapalı, Seyhan ve Van Gölü).
 
Havzalardaki akış miktarı ile bu havzalardan faydalanan nüfus arasında da orantısızlıklar var. Örneğin, ülkemizdeki toplam nüfusun %28’i Marmara Bölgesi’nde yaşarken, buradaki havzalar toplam akışın sadece %4’lük kısmını toplamaktadır.  Meriç, Ergene, Gediz, Büyük Menderes, Burdur Gölü, Akarçay, Konya ve Asi Nehri havzalarında yüzey ve yeraltı suyu kullanımı, su kaynaklarının kendini yenileyebilme kapasitesini aşmıştır. Bu durum, havzalar üzerindeki baskıyı arttırarak, doğal ekosistemler üzerinde büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Bununla birlikte, kentleşme, sanayi ve tarımın yoğun olduğu havzalarda, örneğin Büyük Menderes ve Ergene Havzalarında kirlilik sorunu da ön plana çıkmaktadır. Eğirdir Gölü, Bafa Gölü, Tuz Gölü, Gediz Deltası, Uluabat Gölü, Beyşehir Gölü, Eber Gölü, Burdur Gölü ve Göksu Deltası gibi sulak alanlarımız, kirlilik baskısı altındaki alanlardan bazıları.
 
Türkiye, su risklerine karşı önlem almak için su politikalarında değişikliğe gitti. Ancak, halen daha hedeflenen noktaya gelemedik.

Türkiye, 2011 yılında Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün kurulması  ile havza bazında su yönetimine geçti. Böylece, su kaynaklarının her bir nehir havzasının koşulları ve öncelikleri göz önüne alınarak bütüncül biçimde izlenmesi, durumlarının doğru değerlendirilmesi ve adil ve sürdürülebilir bir su tahsisi sürecine geçiş hedeflendi. Türkiye’nin 25 nehir havzası için ‘Nehir Havzası Yönetim Planları’ hazırlık süreci başladı, Havza Yönetim Kurulları ve Yüksek Kurullar kuruldu.

Türkiye’nin, su politikası alanındaki hedefleri, 21 Ekim 2021’de Su Şurası Sonuç Bildirgesi ile kamuoyuna sunuldu. Türkiye’nin su ile ilgili stratejilerinin belirlenmesi amacıyla aralarında 56 farklı üniversiteden akademisyenlerin, ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının, sivil toplum   kuruluşlarının,  büyükşehir belediyelerinin ve su kanalizasyon idarelerinin ve su kullanıcılarının da dahil olduğu paydaşlarla çalışmalar sonucunda 21 Ekim 2021’de 28 maddelik Su Şurası Sonuç Bildirgesi yayımlandı.
Sonuç Bildirgesine göre su kaynaklarımızın tükenme sınırına ulaşmadan korunması, verimli kullanılması ve doğru yönetimi ülkemiz için bir zorunluluk.
Şura kararları arasında kalkınma planı da dahil bütün ulusal planlarda su kaynaklarının korunması hususunun yer alması yer alıyor. Bu karar önemli çünkü su, ekonomik büyüme, kentsel ve kırsal gelişim ve sektörel kalkınmanın en temel birleşenlerinden. Suyun mevcut durumunu göz önüne almadan yapılan planların hedeflerine ulaşamama riski var.

Şura kararlarının bir başka önemli odağı, kentsel, tarımsal ve endüstriyel su kullanımında suyun verimli kullanımını önceliklendirmesi. Tarımsal üretimde suyu verimli kullanan modern sulamaya geçiş ve tarımsal sulamada dijitalleşmenin sağlanması için yeni finansman modellerinin devreye alınması hedefler arasında yer aıyor. Suyumuzu en fazla tükettiğimiz sektör tarım; Türkiye’de tatlı suyun %73’ü tarımda kullanılıyor. En yaygın sulama yöntemi salma sulama adı verilen, tarlalara suyun oluk oluk akıtılarak verildiği bu yöntem, suyu verimsiz kullanıyor. Salma sulama aynı zamanda bitkisel üretim için elzem olan üst toprağın erozyonla kaybına neden oluyor. Sadece su kaynaklarımızın değil, tarım için gerekli toprak yapısının da tükenmesine neden oluyor. O nedenle, modern sulama gibi tarımsal üretimde suyu verimli kullanan yöntemlerin uygulanmasının yaygınlaşması kritik öneme sahip.

Yanı sıra, belediyelerin atıksu arıtım tesislerinde ve sanayi kuruluşlarının tesislerinde suyun doğaya deşarj edilmesi yerine geri kazanım projelerine yatırım yaparak yeniden kullanır hale gelmesi de hedefler arasında.
Şura kararları arasında ilk defa “doğa temelli çözüm” teriminin telaffuz edildiğini ve bir an önce doğa temelli çözümlerin uygulamaya alınmasının hedeflendiğini görüyoruz.

Doğa Temelli Çözümler Nelerdir? Türkiye’de Neler Yapılabilir?

Doğa temelli çözümler, sosyo ekonomik ve çevresel sorunların üstesinden gelmek için doğal özelliklerin ve süreçlerin sürdürülebilir yönetimi ve kullanımıdır. Doğa temelli çözümler özellikle, iklim değişikliği, su güvenliği, su kirliliği, gıda güvenliği, insan sağlığı, biyolojik çeşitlilik kaybı ve afet riski yönetimi alanlarında çözüme odaklanır.
 
Doğa temelli çözüm uygulamaları, mevcut su kaynaklarını korumanın bir adım ötesine geçerek su kaynaklarını iyileştirmeyi ve geliştirmeyi hedeflediğinden, Yeşil İyileşme sürecinin temel adımlarından biri. Örneğin, tarımda ve sanayide üretim sırasında suyu daha az kullanan yöntemlerin yaygınlaşması, belediyelerin içme suyu şebekelerinin onarılarak su kaybının ve kaçaklarının önlenmesi, kentsel atıksuların deşarj yerine sisteme geri kazanımı, mevcut suyu korumak için temel adımlar olarak öne çıkıyor. Böylece, kuraklık gibi bir sürecin üretimi ve içme suyuna erişimini zorlaştırması riskine karşı bir önlem alınmış oluyor. Bununla birlikte, yağmur suyu hasadı gibi yöntemlerle, mevcut suyun miktarını artırmak yani su kaynaklarını çeşitlendirerek geliştirmek de mümkün hale geliyor.

Doğa temelli çözümler, doğa olaylarının kuraklık, yangın, sel ve taşkın felaketlerine dönmesini önlüyorlar.
 
Doğal alanların korunması, örneğin orman alanlarının, bozkırların ve sulak alanların korunması, bozunmuş alanların restorasyon ile eski ekolojik yapılarına kavuşturulması, sel riskini azaltmak, gıda ve enerji güvenliğini sağlamak, iklim değişikliğine uyum gibi konularda çözüm sağlar, aynı zamanda biyoçeşitliliği ve özellikle balıkçılık ve ekoturizm gibi yerel geçimi destekliyor.
 
Doğa temelli yaklaşım uygulamaları sadece doğal alanların korunması ile sınırlı değil. Kent gibi yerleşim yerlerinde ve kırsal alanlar gibi üretim alanlarında da yapılacak uygulamalar var.

Kentsel ortamlarda yeşil altyapının geliştirilmesi, örneğin kent ormanları, yeşil duvarlar, çatı bahçeleri, sokak ağaçları, bitkili drenaj havzaları uygulamaları ile yağmur suyu akışını düzenlemek için uygulanacak yöntemler arasında. Böylece, yağmurun toprağa sızması sağlanır ve yağışın aşırı olduğu dönemlerde sel ve taşkın felaketine dönmesi engellenebilir.
 
Tarımsal üretimde salma sulama yöntemine oranla su kullanımında %50’ye varan oranda tasarrufu olanaklı kılan yağmurlama ve basınçlı sulama gibi modern sulamaya geçişin yaygınlaşması tatlı su kaynaklarını korumak için atılması gereken bir adım. Bununla beraber, Türkiye’nin topraklarında organik madde miktarı, ideal bir tarım toprağında olması gereken %3 oranının altında; tarım topraklarımızın organik madde miktarı %1’e düşmüş durumda. Bu da, bitkilerin yeterli besini alamaması anlamına geliyor. Toprağın organik madde miktarını artıran onarıcı tarım pratiklerinin hayata geçirilmesi, hem toprağı hem de suyu koruyor. Onarıcı tarımın en temel birleşenlerinden biri örtü bitki uygulaması hem organik madde miktarını artırarak toprağı iyileştiriyor, hem de toprağı koruyor. Hasat sonrasında tarlaya ekilen örtü bitkisi, toprağın yıl boyu çıplak kalmamasını sağlıyor. Örtü bitkisi toprağın üzerini bir battaniye gibi örterek toprak yüzeyini rüzgar gibi erozyon etmenlerinden koruyor, toprakta güneş ışınlarının yakıcı etkilerine karşı koruma sağlıyor ve toprak nemini koruyarak bitkinin su ihtiyacını azaltıyor. 

Türkiye, yeşil iyileşme sürecine geçiş yaparak, doğa temelli çözümler uygulamalarını hayata geçirerek, mevcut su kaynaklarını korumak ve geliştirmek için önemli bir adım atabilir. Böylece kuraklık veya aşırı yağış gibi doğa olaylarının ekonomi ve çevre üzerindeki etkilerinin yıkıcı olması önlenebilir. Doğa temelli çözümler, deniz suyu arıtımı gibi yüksek maliyetli uygulamalara kıyasla yatırım maliyeti düşük olduğundan tercih edilmelidir. Türkiye’nin su risklerine karşı çözüm olarak ara sıra gündeme gelen deniz suyu arıtımı, yüksek maliyetinin yanı sıra, arıtım sırasında kimyasal kullanması nedeniyle, su kaynakları üzerinde de kirlilik yükü oluşturmaktadır.
Suyumuzu #KorumazsakKaybederiz
 

FAYDALI BİLGİLER