Bildiğimiz Dünyanın Ötesinde: Durduramadığımuz Dönüşümü Adil bir Yöne Çevirmek Mümkün mü?

Güncelleme Tarihi 03 November 2023

İklim krizinin yol açtığı doğal afetler giderek normalimiz haline gelirken gezegenimizi ve içinde yaşadığımız hayatı bambaşka bir hale sürüklüyor. İstesek de istemesek de değişim kapımızda. İklim biliminin ortaya koyduğu veriler 2050 yılına kadar Türkiye’de
 
  • Deniz seviyesinde yükselmeyle İstanbul’da 120 km2lik bir alanın sular altında kalabileceğine[1];
  • Şehirlerde, ölümcül sıcak hava dalgalarının 2 kat daha sık,  40 kat daha uzun yaşanabileceğine,
  • Sarı humma, sıtma, zika virüsü gibi bulaşıcı hastalıkların giderek yayılabileceğine dikkat çekiyor[2].

Böylesi etkiler karşısında doğayla işbirliği yaparak  uyum ve direnç geliştirmek mümkün ve bir o kadar da acil. Ancak sorunun kökenini, yani sera gazı emisyonlarını önleyemediğimiz durumda katlanarak artan etkiler karşısında uyum bir seçenek olmaktan çıkıyor.

İklim krizi ve Toplumsal Hak İhlallerinde Kömürün payı

Her yıl atmosfere karışan 50 gigatondan fazla sera gazının ¾’ü enerji (fosil yakıt) kullanımı kaynaklı. Bu oranın % 40’ı en kirli yakıt olan kömürden geliyor[3].  Türkiye’de ise termik santrallerde kömür kullanımı toplam sera gazı emisyonlarının %22’sinden sorumlu[4]. Ayrıca kömürün küresel ısınmaya yol açmakla kalmayıp ciddi bir halk sağlığı tehdidi oluşturduğunu da hatırlatmak gerekiyor. Başta termik santraller olmak üzere kömürün yakıldığı noktada açığa çıkan sülfür dioksit, azot dioksit ve parçacık maddeler soluduğumuz havayı kirleterek solunum yolu hastalıklarına, akciğer ve kalp rahatsızlıklarına, kansere ve erken ölümlere yol açıyor. Türkiye Sağlık ve Çevre Birliği’nin (HEAL Türkiye) tahminlerine göre ülkemizde kömürlü termik santrallerin yol açtığı hava kirliliği sonucu her yıl 5000’e yakın erken ölüm, 26000’den fazla çocuk bronşit ve 3200’den fazla yetişkin bronşit vakası görülüyor[5]. Öte yandan maden alanlarının ve termik santrallerin açılması, genişletilmesi ve işletilmesi sürecinde yerel halkın mülksüzleştirilmesi, yerinden edilmesi, tarım (üretim) alanlarının yok olması ve doğal alan kaybı sonucu yaşam alanlarının sağlıksızlaşması gibi bir dizi hak ihlali ortaya çıkıyor. 

Kaçınılmaz olan: Enerji Dönüşümü

Nereden bakarsak bakalım açıkça görülüyor ki kömürü ve nihayetinde fosil yakıt kullanımını bırakmak yaşanabilir bir gelecek için elzem. Nitekim bu yıl Dubai’de 28. Kez toplanacak olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na (COP28) ilişkin en önemli beklentilerden biri de fosil yakıt kullanımının sonlandırılmasına yönelik bir takvim belirlenmesi. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin öngörüleri küresel ısınmanın nispeten güvenli eşik olan 1,5 oC ile sınırlanabilmesi için elektrik üretiminde kömürden çıkışın şart olduğunu ortaya koyuyor[6]. Benzer biçimde, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) da 2050 net sıfır hedefine giden yolda en geç 2040 itibariyle kömürü bırakmamız gerektiğine dikkat çekiyor[7]. Bu öngörülerden yola çıkarak BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de BM Hızlandırılmış İklim Eylemi Gündemi kapsamında OECD üyesi ülkeleri 2030’da diğer ülkeleri ise en geç 2040 yılında kömürden çıkmaya çağırmıştı.
Bu gelişmelerle birlikte küresel ölçekte enerji sisteminin karbonsuzlaştırılmasına yönelik adımlar giderek hızlanıyor. Günümüzde 50’den fazla ülke kömürden çıkma kararı almış durumda[8]. Maliyetlerdeki düşüşle beraber hiç olmadığı kadar cazip hale gelen rüzgar ve güneş enerjisi yatırımları 2022 yılında 472 milyar dolarla şimdiye kadar görülen en yüksek seviyeye ulaştı[9]. Öte yandan IEA öngörüleri hükümetler mevcut politikalarını değiştirmeseler dahi fosil yakıt kullanımının 2030 yılından önce azalmaya başlayacağına işaret ediyor[10].

Kuşkusuz, elektrik üretimi sektörünün karbonsuzlaşması 1.5 oC ile uyumlu bir gelecek için tek başına yeterli değil. Bununla beraber sanayi, ulaştırma gibi alanlarda da fosil yakıt kullanımının sonlandırılması ve elektrifikasyona geçilmesi, bununla beraber enerji verimliliğinin arttırılması şart. Böylesi bir dönüşüm hammadde ihtiyacını, özellikle lityum, kobalt, bakır, çelik, alüminyum vb. kritik madenlere yönelik talebi 2-15 kat artıracağı dolaysıyla doğal alanlar üzerinde ilave baskılar yaratabileceğine de dikkat çekiliyor. Ancak yakın zamanda ortaya konan bir diğer çarpıcı öngörü ise enerji dönüşümünün doğayla uyumlu bir biçimde gerçekleştirmenin mümkün olduğunu bize gösteriyor. WWF’nin Boston Consulting Group ile birlikte yakın zamanda yayınladığı Doğa Pozitif Enerji Dönüşümü Raporunda enerji geçişi 2050 yılında yenilenebilir enerjinin birincil enerji ihtiyacının %85’ini karşıladığı bir senaryo dahilinde inceleniyor. Söz konusu çalışmaya göre yenilenebilir enerji geçişi biyolojik çeşitlilik, alan kullanımı, su kalitesi, hava kirliliği vb. unsurları kapsayan toplamda 30 ölçütün 27 sinde 2 ila 16 kat daha iyi bir sonuç veriyor. Raporun bulgularına göre yukarıda ortaya konan enerji geçişi senaryosu dahilinde aktif maden alanı büyüklüğü bugüne kıyasla %25, (mevcut politikaların devam ettiği gelecek öngörülerine kıyasla ise %30) azalabilir.  Ayrıca, yenilenebilir enerji geçişinin biyolojik çeşitlilik ve doğal habitatlar üzerinde mevcut politikaların devamına kıyasla %75 daha az risk oluşturacağı öngörülüyor. Bununla beraber hava kirliliği kaynaklı engellilik ve erken ölüm durumu %80 azalabilirken; deniz ekosistemlerinde enerji kaynaklı ötrofikasyon mevcut politikaların devamına kıyasla 3.5 kat daha az olabilir[11].  

Türkiye’de durum

Türkiye ise 2053 yılında net sfır emisyonlu ülke olma hedefine nasıl ulaşacağına yönelik somut adımlar içeren bir politika ortaya koymuş değil. Oysa, iklim krizinin neden olduğu, gelecekte de şiddetinin artacağını bildiğimiz, afetlerle birlilkte yaşam ve üretim alanlarını kaybedenlerin sayısı hızla artıyor. Bu afetlerden en çok etkilenen kişilerin iklim krizinde en az sorumluluğu bulunan dezavantajlı kesimler olduğu gerçeği ise bir başka adalet sorununa işaret ediyor. Diğer yandan, küresel ölçekte karbonsuz bir ekonomiye geçiş hız kazanmışken, bunun dışında kalması düşülemeyecek Türkiye’de plansız bir dönüşüm yeni mağdurlar yaratabilir.
İklim değişikliği politikalarının tetiklediği ekonomik dönüşümden bağımsız olarak teknolojik gelişmeler hali hazırda işgücü piyasasını büyük bir hızla değişime zorluyor. Küresel ölçekte yapılan araştırmalar 2030 yılında her 16 kişiden birinin meslek değiştirmek zorunda kalacağına işaret ediyor. Yeni işler çoğunlukla bilim, teknoloji, mühendislik, matematik gibi yüksek beceri gerektiren alanlarda yoğunlaşacak[12]. Bununla beraber ILO yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sürdürülebilir ulaştırma gibi alanlarda 2030 yılına kadar 24 milyon yeni iş sağlanabileceğine dikkat çekiyor. Döngüsel ekonomi alanındaki işlerle bu sayıya 78 milyon daha eklenebilir[13]. WWF’nin Doğa Pozitif Enerji Dönüşümü Raporu içerisindeki öngörüler ise 2050 yılına kadar tamamlanacak yenilenebilir enerji dönüşümünün % 160 oranında daha fazla istihdam yaratabileceğine, öte yandan yoksulluk riskini %65 oranında azaltabileceğine dikkat çekiyor. Bu veriler bize karşı durmamız mümkün olmayan bu dönüşüme yön vermenin pek çok açıdan yararımıza olacağını gösteriyor.

Adil bir dönüşüm Türkiye’de nasıl gerçekleşebilir?

Öncelikle iklim kanunuyla güvence altına alınacak net hedeflere ihtiyacımız var.2053 yılında net sıfır emisyonlu bir ülke olma vizyonumuzda kararlıysak, sera gazı emisyonlarımızı en kısa zamanda azaltmaya başlamamız gerekiyor. Yapılan çalışmalar (bkz birbucukderece.com) 2030 yılı için 2020 yılına kıyasla % 35 oranında mutlak bir azaltımı hedeflemenin Türkiye için gerçekçi olabileceğine işaret ediyor[14]. Bu yolda en kritik alan emisyonlarımızın dörtte birinden sorumlu olan elektrik üretimi sektörü. Küresel çabalarla da uyumlu olarak, OECD ülkelerinden beklendiği gibi, 2030 yılında kömürden elektrik üretimini sonlandırmak iklim krizini durdurma yolunda atılan adımların önemli bir parçası olacağı gibi çok sayıda hayatın kurtulmasını da sağlayabilir. Sağlık ve Çevre Birliği Türkiye’nin tahminlerine göre Türkiye’de önümüzdeki 7 yıl içinde kömürden çıkıldığı durumda hava kirliliği kaynaklı 102.000 erken ölümün önüne geçmek mümkün[15]. Ancak bu süreç yeni mağdurlar yaratmamalı, kimseyi geride bırakmayacak biçimde insana yakışır işler temelinde planlanmalı.

Bu çerçevede adil bir enerji geçişi temel olarak şu unsurlar etrafında kurgulanabilir

-  Düşük emisyonlu ve emek yoğun sektörlere ve teknolojilere yatırım yapılması,
-  İstihdam ve sosyal etki değerlendirmelerinin yapılması ve dikkate alınması,
-  Enerjinin ucuz ve erişilebilir kılınması,
-  İşçilere mesleki eğitim ve yeni vasıflar kazanma olanağının tanınması,
-  Enerji geçişi nedeniyle geçimleri tehdit altında olan toplulukların kayıplarının tazmin edilmesi ve
-  Etkilenen nüfusu da dahil edecek biçimde tüm paydaşların eşit katılımının sağlandığı bir toplumsal diyalog ve yönetişim modelinin uygulanması.

Tüm bu unsurlar içerisinde özellikle sonuncusu olmazsa olmaz niteliğe sahip. Zira demokratik ve katılımcı bir diyaloğun mümkün kılınamadığı bir süreçte diğer unsurlar da gerçek anlamda yerine getirilemeyecektir. Başta yoksul kesimler, maden işçileri ve onların aileleri gibi kırılgan gruplar olmak üzere toplumun tüm kesimlerine eşit söz hakkı tanıyan ve karar alma süreçlerine katılımlarını güvence altına alan mekanizmalar İklim Kanunu içerisinde tanımlanmalı.  Özel sektörün yegane paydaş olarak görüldüğü mevcut yapı toplumun ihtiyaçlarını tam anlamıyla gözetmekte yetersiz kaldığı gibi iklim adaletine de hizmet etmiyor ne yazık ki.
Enerji dönüşümü ve emisyon azaltımının yanında iklim krizinin hali hazırda kendini gösteren ve gelecekte engellenmesi mümkün olamayacak etkilerine de uyum sağlamayı veya direnç geliştirmeyi de öğrenmemiz gerekiyor. Bu yolda en önemli müttefikimizin doğamız olduğu gerçeğinden yola çıkarak biyolojik çeşitliliğin ve doğal alanların korunmasını önceliklendirmeliyiz. Bu doğrultuda 2030’a kadar denizel, karasal ve sulak alanlarda korunan alanların oranını %30’a çıkarmayı hedeflemeliyiz.  Bu sayede neden olduğumuz sera gazının önemli bir kısmının atmosfere karışmasını önleyebileceğimiz gibi iklim krizinin yıkıcı etkilerinden de korunabiliriz. Örneğin şehirlerimizde yeşil koridorlar oluşturarak betonun neden olduğu ısı adası etkisini önleyebilir böylece her yıl sıcaklık çarpması kaynaklı binlerce ölümü önleyebiliriz. Diğer yandan onarıcı tarım yöntemleriyle biyolojik çeşitliliği korurken ağır ilaç ve pestisit kullanımı sonucu organik madde miktarı önemli ölçüde azalmış, bir bakıma hastalanmış toprağımızı iyileştirebilir bu yolla verimliliği artırarak gıda güvencesini sağlayabiliriz.

Son olarak bütün bunları hayata geçirebilmek için izlenebilir süreçlere ihtiyacımız var. Çünkü doğanın sonuca dönüşmeyen planlara tahammülü yok. Ölçülebilir hedefler koymalı bu hedeflere giden yolda planlanan eylemleri şeffaf süreçlerle izleyebilmeli ve gereken durumlarda rotayı yeniden oluşturmalıyız.

Tanyeli Sabuncu
WWF-Türkiye İklim ve Enerji Müdürü
 
[2] Spano D., Armiento M., Aslam M.F., Bacciu V., Bigano A., Bosello F., Breil M., Buonocore M., Butenschön M., Cadau M., Cogo E., Colelli F. P., Costa Saura J.M., Dasgupta S., De Cian E., Debolini M., Didevarasl A., Ellena M., Galluccio G., Harris R., Johnson K., Libert A., Lo Cascio M., Lovato T., Marras S., Masina S., Mercogliano P., Mereu V., Mysiak J., Noce S., Papa C., Phelan A.S., Pregagnoli C., Reder A., Ribotta C., Sano M., Santini A., Santini M., Sartori N., Sini E., Sirca C., Tharmananthan R., Torresan S., Trabucco A., “G20 Climate Risk Atlas. Impacts, policy and economics in the G20”, 2021, DOI: 10.25424/cmcc/g20_climaterisk
[3] WWF-Türkiye, Karbon Nötr Türkiye Yolunda İlk Adım: Kömürden Çıkış 2030, Kasım 2021
[4] BMİDÇS Sekreteryası’na bildirilen Türkiye, 2021 yılı Ulusal Sera Gazı Envanteri verileri üzerinden hesaplanmıştır.
[6] Intergovernmental Panel on Climate Change, 6th Assessment Report, March 2023
[8] Bkz, https://poweringpastcoal.org/, szt 13.10.2023
[10] Intergovernmental Panel on Climate Change, 6th Assessment Report, March 2023

FAYDALI BİLGİLER